İnsan hayatta en çok neyi isterse onunla imtihan olurmuş. Benim imtihanım da başarılı bir kariyer ve para kazanmak bence. Çünkü ben hayatımın hiçbir evresinde evliliği ve çocuk sahibi olmayı aklından geçirmiş biri değildim. Ama kariyerde bana nasip olmadı. Ha çok mu çabaladım ? Hayır. Çünkü kişisel mutluluk ve tatminlerim her zaman hırslarımın önüne geçti. Pişman mısın desen, değilim aslında ama ne bileyim. Modern dünyanın yükü, nefsimin acizliği, şeytanımın en olmadık anlarda dürdüklemeleri beni varoluşsal sorgulamalarımdan sıyırıp, sığ dünyanın kucağına atıyor.
İlk mastırımı ortamın dedikodusu, iki yüzlülüğü, kuyu kazmalarından bıkıp, böcek kıymeti verilmeyen öğrencilerden olmamak için bıraktım. Grip bile olmanın psikolojik etkileri var. Yani mutsuzsan, depresyondaysan bağışıklık sisteminde çöküyor ve ben orada her Allah'ın günü hastalanıyordum. 3 aydır uğraştığım çevirinin 2-3 cümlesini okuyup ''Hiiiçç olmamış'' (Hiiiçç olmayan ise tıp fak. profesörünün amigdalanın anlamını bilmediği ve benim onu çevirip koymadığım ve biyokimyasal bir makale yerine nörolojik bir rewiev vermenin pişmanlığı için) diyen hocamın odasından çıkıp eşyalarımı toplamaya gitmiş ve ertesi gün sadece vedalaşmaya gitmiştim. O kadar tiksinmiştim ki koridorun ilerisindeki arkadaşlarımın yanına gidip vedalaşamamıştım bile. Ve hocamın beni ikna cümleleri şunlardı: ''Kariyer çok önemlidir, doçentlik döneminde eşinden ayrılan bir sürü arkadaşım var.'' Bu cümlenin beni ikna etmesi şöyle dursun, midemi bile bulandırdı. Başka bir hocam da "Biz eşimle senelerce eve misafir kabul etmedik" demişti. Bu cümleler öyle iddialı, öyle büyük bir özgüvenle söyleniyordu ki aksini düşünmek imkansız gibi lanse ediliyordu. Ama bana hiç işlemedi bunlar. Haklısınız hocam diyemedim. Hangi ünvan yuva yıkmaya değer, hangi makale dost sohbetinden daha kıymetlidir? Ki ortada dünyayı kurtaran bir buluş, derde deva üretilmiş birşey yokken. Sadece ego şişirmek için bu kadar efor israf değil mi? Arkamdan da ailevi sorunlarından ötürü gelemeyecek demekte bilimin öve öve bitiremediği ''etik kurallara'' ne kadar uygun? Daha anlatacak bir dolu olay var ama hem benim hem de okuyan için oldukça boğucu olur. Neredeyse 8 yıl olacak 1 gün dahi oradan kaçıp kurtulduğuma pişman olmadım.
İkincisi ise oldukça idealist başlamıştı. Doğu'dan gelmiş, artık kendimi akademik yaşama adamaya hazır, bir yandan üds bir yandan eski notları hatmederken, resmen bana ablalık yapan beni yetiştirmeye hevesli bir hocayla çalışırken bir gün korkunç mide bulantılarımla bu renkli dünya kusmuk içinde kaldı. O sırada kendisi de 6 aylık hamile olan hocam bu haberi (bence hormonların etkisiyle) müthiş bir coşku ve anlayışla karşılamış artık sadece haftada 1 gün gelmemin yeterliliğine karar vermişti. Bense o günden sonra derslerde uyumamak için zor duruyor, bulantılarımı bastırmak için tuzlu krakerlere abanıyordum. Dersler bir şekilde geçti gitti. Hocam doğum yaptı 3 ay sonra işinin başına döndü. Ben de zaten Haziran'da doğum yapacaktım,Eylül'e ohooo çoktan toparlarım, çocuğa da illa bakacak biri bulunur, kaldığım yerden devam ederim diyordum. Ama anneliğin uzaylıya dönüşmekten çok da farklı olmadığını, lohusa psikolojisinin hiçbirşeye benzemediğini kimse bana anlatmamıştı. Ama 1 kez en küçüğü o zaman 1 yaşında olan 3 çocuklu başka bir hocam ; ilk kez anne olduktan sonra ''İnsanın hayatı ancak bu kadar alt-üst olabilir dedim '' demişti. Bu söz ben de epey yer etmişti ki Eylül yaklaştıkça strese giriyordum. Ne yardan ne serden geçebiliyordum. Sonunda kıza da kimse uzun vadede bakmaya niyetlenmeyince ( acaba annem işi-gücü bırakır, gelir yanınıza yerleşir çocuğa bakarım dese bırakacak mıydım acaba?- belki de bırakacaktım işte bu yüzden de Allah nasip etmedi), hamileyken bakmaya dünden hevesli birbiriyle kapışan komşular, doğduktan sonra çoookk ama çoookk çoooooooooooooooooook ağlak olan sopranoyu görünce, birden çok enteresan işleri çıktı. Hocam yine her zamanki anlayışlılığıyla bana ellemedi, kendi kariyer uğruna yaşayamadığı anneliğini sessizce bana doğum hediyesi olarak verdi. Ve her dönem başı bir sürü garip olaylar neticesinde ben tezime geri dönemedim. Hocam da 2 dönemdir beni aramaktan vazgeçti.Artık da %100 diyemesem de vazgeçtim. Çünkü hala kuzuyu bırakacak güvenilir biri yok , benim de artık akademik kariyer hevesim yok. Her ne kadar benim hocam dünyalar iyisi bir insan olsa da sistem o kadar kokuşmuş ki göz göre ne kendime ne de aileme bu stresi yaşatmak istemiyorum.
Biz basit, sıradan bir aile olma hevesindeyiz ve bundan da asla gocunmuyoruz. Eşim dünyanın eleştirisini alsa da sırf ünvanı yükselecek diye ailesini oradan oraya sürükleyecek bir sınava girmiyor ki 40 yılın başı bir hovardalık yapıp akşam kokoreç yemeye çağıran arkadaşlarına ''Kızım uyumadan gelemem, gittiğimi görmesin'' diyen ve kokoreçini yiyip 45 dk içinde de eve dönen bir adamın ünvan olarak elinin boş olduğunu söylemek büyük yanılgı olur. Beni görenlerinde o kadar okudu evde çocuk bakıyor, ya da daha kırıcı olarak ''Amaann ne işi var bütüüün gün evde emzirsin daha'' demeleri ben de sadece boğaza kaçan kılçık etkisi yapıyor. Gıcık ama umursanmayacak kadar da geçici bir etki.
Bundan sonra da çalışmam diyemem, Hiç birşey için kesin konuşamam ama önceliklerim bunlar. Allah dünyalık hiçbir işimi ailemin önüne geçirmesin. Harcamaya vaktimin, hevesimin kalmadığı parayı, çocuğumun yüzünü göstermeyen kariyeri ben napıyım? Bana hem kendimi geliştireceğim hem dünyalık hem ahiretlik manevi kazançları olan meşguliyetler versin. Bi tabi isteyen herkese.
İyi Geceler
azria günlükleri
28 Mart 2016 Pazartesi
9 Mart 2016 Çarşamba
Düğümler
Bu yazının
ilhamı deli.anne’nin instagram hesabındaki bir paylaşım. Kendisi diyor ki;
Tiroid, işitme problemleri boğaz bölgesindeki enerji bozukluğundan,
hassasiyetten oluşuyormuş. Boğaz bölgesi diyorlar ya oraya, orada bir bozulma
var. Hassasiyet, söz söyleme, yutkunma vs. sebeplerle olabiliyor bu. Bu konuda
önerilerden birkaçı, mavi göğe bakmak mesela… Sonra kitapcididem’in yorumu:
Hüzünlü insanlar bu dertten muzdarip olurmuş, boğazına sık sık birşeyler
düğümlenenler…
Annem ve ben
hipotiroidi hastasıyız. Annemin teşhisi babaannemin cenazisini takiben, benim
ki de Doğu’dan geldiğimiz günleri takiben evliliğimizin 1.yılı geride kalmışken
konuldu. Demek ki düğümlerimiz çözülmeye
karar vermişti ve serseri mayına dönen hormonlar ne yapacağını şaşırmış, bize
bu şekilde sinyal vermişti. Ama bu hastalığın en belirgin özelliği halsizlik,
sinirlilik, melankoli bizim üstümüze yapışan etiketler olmuştu. Sonrası sentetik hormonla takviye. Bir yorumda da
şöyle denmiş: İlaçlar sadece kan değerlerini düzeltiyor, halimi değil. Daha iyi ifade edilemezdi sanırım.
İşitme sorunu ise
anneanne tarafımın rahatsızlığı. Hep başkalarını memnun etme üzerine yaşayan onun neslinin sonraki nesillere bulaştırdığı toksik bir hareket. İnsanları
memnun etmeye çalışmak kötü bir şey değil ama aşırıya kaçıldığında bir sonraki
nesil de ters tepiyor. 2. Nesil buna cesaret edemezse düğümlerine sahip çıkıp
kendi çocuklarına özgüven patlaması yaşatmak istiyor. İkinci ise ilkinden daha
tehlikeli. Çünkü geçmişin intikamı
sonraki nesillerin içi boş bir özgüvenle , davranış bozukluğunun dibini yaşayan
bireyler olarak geri dönüyor. Düşüncelere, yaşça büyüklere, kendisi gibi
giyinmeyenlere, konuşmayanlara saygısız, önce BEN diyen bencil, hayattaki tek amacı kendini eğlendirmek ve
selfie çekmek olan tembel , cahil saçma
sapan bir nesil türedi.
Bu yazı amacını aştı belki ama kafam o kadar karışık ki idare edin. Konuyla ilgili bir yazı okumak isterseniz buraya tıklayın
3 Mart 2016 Perşembe
Manevi Dönüşümüm
Kendimden bahsetmek ve beni tanıyanlar için de yazdan beri geçirdiğim değişimi merak eden eş, dost için yazıyorum. Hatta bu bloğu açış amacım o. Kendimi ispatlama olmasa da anlatma çabası. Telefon konuşmalarına, akşam oturmalarına, ayak üstü sohbetlere sığmayanı anlatmak. Biraz da yazı dilini daha çok sevmem. (Konuşma dilim çok geveze. Bazen ben bile katlanamıyorum kendime).
Bu yıl manevi anlamda pozitif ataklar yapsam da tüm ömrüme yayılmış inkar edilemez bir süreç var. Hani Gabriel Garcia Marquez '' Yüzyıllık Yalnızlığı'' sadece 6 ayda nasıl yazdığı sorulunca '' 6 ayda yazdım ama 20 yıl kalbimde taşıdım'' demesi gibi ben de kendimi arama çabamı 30 yıl kalbimde taşıdım. Hayatım boyunca seküler bir dönemim olmadı. Dış görünüşüm bunu inkar etse de manevi bir yönelimim hep oldu ama işte orta karar. İşte bu orta karar bir yerden sonra yetmemeye başladı. Anne olmak gibi çok keskin bir dönemeçten de dönünce şaşkınlık diz boyu. Kendimi hep A. için ''Çok iyi bir kul, maneviyatı yüksek bir insan olsun'' diye dua ederken yakalıyordum. Hani hep derler ya ebeveynler olamadıklarını çocuklarına oldurmaya çalışırlar diye. Ama çocuklar lafa değil icraata bakarlar. Evin bütün bireyleri sigara içiyorsa çocuğa ''Senin içmen söz konusu bile olamaz'' dersen bilin bakalım çocuk ne yapar? Biz A.'ya namazla ilgili hiçbirşey demedik ama daha 1,5 yaşında babası namaz kılarken o da önüne geçip secde edince gözümüze bir toz kaçtı ki sormayın. Biz çok büyük bir yükün altına girmiştik, bir ayete nail olmuştuk. Allah bize bir emanet vermişti ki biz onu nasıl muhafaza edeceğimizi şaşırmıştık. Örnek bir kul, örnek bir insan olmalıydık ki hiçbirşeyi anlatmaya, ''Yap'' demeye gerek kalmasın.
''Yalnızlık, gurbet'' bunlar kelime anlamı olarak olumsuzluk çağrıştırsa da benim için ''okulsuz eğitim'' oldu. Çok insanla görüşmemek her zaman tercihimdir. Bir de benim kanaatim ''az insan, az dedikodu''. Benim fikrime göre bu kadar dedikodusuzluk kalbime iyi bir detoks oldu. Çocuksuz hayatımda da evde ders çalışmak, kitap okumak, bir de terör paranoyasıyla (evliliğimizin ilk yılında Doğuda, terör bölgesindeydik) her fırsatta Kur'an okumak şeytanımı epey zayıflatmış olacak. Şimdi bakınca hiçbirşey boşuna yaşanmamış diyorum. Eskiden ''Her şer'de bir hayr vardır'' sözü çok anlamsız gelirdi ama etrafımda o kadar çok örnek görmekteyim ki maddi anlamda sahip olamadıklarıma üzülmek yerine şükrediyorum.
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Allah Teala hazretleri diyor ki: "Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O , beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira' yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." Buhari, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2, (2675); Tirmizi, Da'avat 142, (3598). Hah işte ben o adımı attım. Korkmadan, sorgulamadan. O kadar isteye isteye attım ki hem de o ne der bu nasıl karşılar diye düşünmedim bile. Nefsimin kollarını, bacaklarını bağlayıp bodruma kapattım (Çok boğuştu kerata). Şeytanıma kafa tuttum. Bu da benim cihatım dedim. Sevdiklerimle örtünme karamı nihayete erdirmek istediğimi paylaşsam da bunu onay için değil şok olmasınlar diye yaptım. Ama desen ki iş burada bitti mi? Asıl şimdi başlıyor!
''Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi eğriltme, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu en bol olan yalnız sensin. (Ali İmran3.-8.)''
''Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla. Çıkacağım yerden de doğrulukla çıkmamı sağla. (İsra80)
Nasıl Doğal Oldum?
Sade,basit,
ekolojik, tıpkı bir nehrin akması kadar doğal bir hayata ne zaman özlem duymaya
başladım bilmiyorum. İster anneliğin marifeti de ister orta yaşa yaklaşma
alameti. Yine de oldum olası çevreye, ota, börtü böceğe duyarlı biriydim.
Aileden öyle gördüm sanırsam. Sokağa hiç çöp atmama adına saatlerce elimde çöp
gezdirdiğim doğrudur, garaj yapmak için evin arkasındaki arsa da otlar
yakıldığında ya da alt komşu ağaç budama adına katliam yaptığında ağlama krizine
girdiğim de.
2009 yılından bu yana beni mahveden el yıkama takıntısı
ve neyse ki bunun gerisinde kalan mikrop fobisi beni kimyasallarla,
antibakteriyel sabun ve jellerle çok yakın dost yaptı. Bir Başak erkeğiyle
evlenmek de katmerledi. Bal dök yala evlerden değiliz bazen haftada
sadece 1 kez temizlik yapılır, bütün duvarlar A.'nın sanatsal çizimleriyle
doludur, koltuklar, halılar lekelidir (leke değil anıydı onlar di mi tıpkı
dağınıklığın aslında yaşanmışlık olması gibi-hangisini kabul edersen) ama el yıkama şart şurt dedin mi
biz ordayız.R. ile arka arkaya el yıkamışsak dolu sıvı sabun şişesinin dibini
görürüz, dışarı çıkmak için üstümüzü giydikten sonra ellerimizi yıkarız, A.
'nın bezini değiştirirken elim sadece ıslak mendile değmiş olsa bile ellerimi
yıkamadan kıyafetlerine dokunamam ellerimi yıkar öyle giydiririm. (Dışarıda
imkanım yoksa eve gidince o kıyafetler anında sepete, hatta o kıyafetlere değen
herşey) Hatta R. yanımdaysa unutmayayım ya da es geçmeyeyim diye ''Hadi
ellerini yıka ben giydiririm'' der ve çocuğu giydirdikten sonra bir posta da o
ellerini yıkar. Yorucu değil mi? Bu kontrol altına alabildiğimiz kadarı. Ama
bunun bana maliyeti neslini tükettiğim doğal el floram, astıma çevirmemesini
umduğum alerjik rinitim , sürekli nükseden atopik dermatitim olarak geri
dönüyordu.
Bir sabah uyanıp ''Evet artık doğal şeyler kullanmalıyım''
demedim. Hatta mikrop takıntılı Sheldon Cooper'ın ''Ohh mis gibi kimyasal
kokuyor, bu çok güven verici'' repliği gibi ben de bir zamanlar ''karanlık
taraf'' taydım.
Sanırım Allah okumam için doğru insanları karşıma çıkardı.
Okuduklarım farkındalığımı arttırdı, ''Yok ya doğal şeyler ne kadar
temizleyebilir ki '' den ''Neden olmasın''a terfi ettim. GDO'ya karşıydım, keşke hibrit araba kullansak
diyordum da neden araba gıdası olan benzinin türevini yüzüme gözüme sürüyor,
kıyafetlerimi onlarla yıkayıp, evi onlarla temizliyordum? Hem bu kainata da bir
ihanet değil miydi? Üstünde '' Çevreye zararlı'' uyarısı bulunan yanmış ağaç
resimleri, ölü balık çizimleri hiç mi içimi sızlatmıyordu? Benim yaşama hakkım neden
onlardan daha fazla olsundu?
Böyle böyle araştırmalar, yazıp çizmeler, sorup
soruşturmalar başladı, uygulamaya geçmek cesaret istedi, deneme yanılmalar
yapıldı, kadim bilgiye özlem her geçen gün arttı ve bir süredir de yoğurt, sirke ve sabun yapmaya başladım. Çok ılık ve yumuşak bir duygu işe yarar ve üretken hissetmek.
Tarifler başka post'a kalsın. İyi geceler.
Tarifler başka post'a kalsın. İyi geceler.
24 Şubat 2016 Çarşamba
2,5 Yaşındaki Bir Çocuktan Neler Öğrenilir?
Bence hayatın tam da kendisi öğrenilir. ''Anne olmak bana yaradı '' diye düşündüm geçen akşam. R.'nın babalığı da etkili bunda tabi. Kendisi sakinlik abidesi, yavaş yaşam gurusu, hayat felsefesi adeta '' Olduğu kadar, olmadığı kader''. Oysa ben bir koşuşturmacanın, hep bir yerlere yetişmenin telaşıyla büyümüştüm ve bu koşuşturmacalarda da bir sürü şeyi ıskalamıştım. Şimdilerde yaşadığım bu yavaş yaşam bana çok iyi geliyor. Hayat mideme oturmuyor, sindire sindire yaşatıyor kendini.
Anne olduktan sonra çocukluğunu tekrar yaşamaya başlıyorsun ve bu bazen oldukça sarsıcı olabiliyor, fakat çocuğuyla tekrar büyüyen annelerden olmanın en iyi yan etkilerinden biri kalbin git gide büyüyor, duyuların keskinleşiyor, sular önce çok fena bulansan da sonra duruluyor. Bir süper kahramana dönüşmene ramak kalıyor (Uçtu uçtu S. uçtu)
A. artık sosyalleşmenin dibine vurduğu bir yaşa geldi. Paralel oyun devrini kapattı, parkta bahçede arkadaş edinmeye başladı. Ve edindiği arkadaşlar da en az onun kadar saf ve naif. Bir yere çıkmakta zorlanıyor, serde helikopter ebeveyn olmayacağım derdi var ya hiç ellemiyorum bir bakıyorum 4-5 yaşında bir oğlan onu çekiyor, ne ara tanıştıklarını anlamadığım 3-4 yaşında bir kızla birbirlerine sıkı sıkı sarılıyorlar, hatta bir seferinde kaydırağın tepesinden aşağıdaki bir kıza seslendi '' Abla beni itebilsen mi?'' (evet soru kalıbı bu). Abla dediği kızda en fazla 4 yaşındadır. Sonra kız telaşla ortadan kayboldu, baktık kaydırağın girişini arıyormuş (4-5 kaydırağın birleşimi labirentvari bir platform), çıktı sonra bizim kızı aradı, buldu, itti ve mutlu son, bizim kız da bu zaman zarfında bekledi de bekledi kızın gelmesini. İşte biz çocuğa hayatı öğretmeye kalkan çok bilmiş yetişkinler bu karşılıklı sabrı, fedakarlığı, yardımseverliği tam olarak nerde kaybettik, kırılma noktamız neydi, kaç hayal kırıklığından sonra insanlara inanmaktan vazgeçtik.
Anne olduktan sonra çocukluğunu tekrar yaşamaya başlıyorsun ve bu bazen oldukça sarsıcı olabiliyor, fakat çocuğuyla tekrar büyüyen annelerden olmanın en iyi yan etkilerinden biri kalbin git gide büyüyor, duyuların keskinleşiyor, sular önce çok fena bulansan da sonra duruluyor. Bir süper kahramana dönüşmene ramak kalıyor (Uçtu uçtu S. uçtu)
A. artık sosyalleşmenin dibine vurduğu bir yaşa geldi. Paralel oyun devrini kapattı, parkta bahçede arkadaş edinmeye başladı. Ve edindiği arkadaşlar da en az onun kadar saf ve naif. Bir yere çıkmakta zorlanıyor, serde helikopter ebeveyn olmayacağım derdi var ya hiç ellemiyorum bir bakıyorum 4-5 yaşında bir oğlan onu çekiyor, ne ara tanıştıklarını anlamadığım 3-4 yaşında bir kızla birbirlerine sıkı sıkı sarılıyorlar, hatta bir seferinde kaydırağın tepesinden aşağıdaki bir kıza seslendi '' Abla beni itebilsen mi?'' (evet soru kalıbı bu). Abla dediği kızda en fazla 4 yaşındadır. Sonra kız telaşla ortadan kayboldu, baktık kaydırağın girişini arıyormuş (4-5 kaydırağın birleşimi labirentvari bir platform), çıktı sonra bizim kızı aradı, buldu, itti ve mutlu son, bizim kız da bu zaman zarfında bekledi de bekledi kızın gelmesini. İşte biz çocuğa hayatı öğretmeye kalkan çok bilmiş yetişkinler bu karşılıklı sabrı, fedakarlığı, yardımseverliği tam olarak nerde kaybettik, kırılma noktamız neydi, kaç hayal kırıklığından sonra insanlara inanmaktan vazgeçtik.
16 Aralık 2015 Çarşamba
Ortanın Başlangıcı
''Yazmazsam delirecektim'' dedim. Olmuyor, onca okunanı, onca yaşananı (ya da yaşan(a)mayanı) içimde tutamıyorum.
Blog aleminin yabancısı olmasam da bence acemisiyim. O yüzden bu sefer isimsiz, tasarımsız, kaygısız yazma isteğindeyim . Lakin nasıl oluyorsa gün boyu kafada kurulan milyonlarca cümle klavye başına geçince ''Biz aslında Yoğuz'' diyorlar. Bu bloğu sevdiklerimle uzun telefon sohbeti yapamadığım için içimde kalan şeyleri anlatmak için yazmaya karar verdim. Ben S.. 30 yaşındayım. Dünyanın en sakin, en cool adamıyla evliyim. Benim gibi uslanmaz, arlanmaz bir melankolikten çocuk yapacak kadar da naif. Çocuk demişken, A. 2,5 yaşında ''terrible two'' nun doruklarında, dil ve zeka gelişimi oldukça iyi olan şahin görünümlü bir kuzgun.
Ben napıyorum? İşsizliği meslek edinmiş, akademik kariyere heveslenip 2 yüksek lisansı orta ve çeyrekken bırakmış, şimdi yeni bir meslek edinmek için tekrar üniversite okumaya karar vermiş, ama ona da çalışmaya bir türlü gönül verememiş, bütün gün temiz çamaşır-kirli çamaşır envanteri tutan, sofra kurup sofra kaldıran, çocuğuyla ilgilenmekten ya da bir türlü yeterince ilgilenememekten kafayı sıyırmış, karışık zihinli biriyim.
Blog aleminin yabancısı olmasam da bence acemisiyim. O yüzden bu sefer isimsiz, tasarımsız, kaygısız yazma isteğindeyim . Lakin nasıl oluyorsa gün boyu kafada kurulan milyonlarca cümle klavye başına geçince ''Biz aslında Yoğuz'' diyorlar. Bu bloğu sevdiklerimle uzun telefon sohbeti yapamadığım için içimde kalan şeyleri anlatmak için yazmaya karar verdim. Ben S.. 30 yaşındayım. Dünyanın en sakin, en cool adamıyla evliyim. Benim gibi uslanmaz, arlanmaz bir melankolikten çocuk yapacak kadar da naif. Çocuk demişken, A. 2,5 yaşında ''terrible two'' nun doruklarında, dil ve zeka gelişimi oldukça iyi olan şahin görünümlü bir kuzgun.
Ben napıyorum? İşsizliği meslek edinmiş, akademik kariyere heveslenip 2 yüksek lisansı orta ve çeyrekken bırakmış, şimdi yeni bir meslek edinmek için tekrar üniversite okumaya karar vermiş, ama ona da çalışmaya bir türlü gönül verememiş, bütün gün temiz çamaşır-kirli çamaşır envanteri tutan, sofra kurup sofra kaldıran, çocuğuyla ilgilenmekten ya da bir türlü yeterince ilgilenememekten kafayı sıyırmış, karışık zihinli biriyim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)